9 Mart 2017 Perşembe

Kararım Doğru mu? Bilemiyorum




Bugünler enerjisel olarak alınan kararların sorgulandığı, vazgeçişlerin yoğun yaşandığı zamanlar… Düzen, bizi bir şekilde karar vermeye, bazı şeyleri geride bırakmaya ve yeni yöne doğru yöneltmekte; bu da geçmişten kopmama arayışlarını tetiklemekte… Zihin, kendi savaşını veriyor. Herkesin içindeki zihin-öz savaşı, farkındalık düzeyine göre farklı seviyelerde devam ediyor...

Yaşam kararlar üzerine kurulmuştur. Hangi yöne gideceğimizi belirleyen ve bir sonraki yol ayrımına götüren de kararlarımızdır; yani hayatın en önemli belirleyicisidir…

Aslında nereye gideceğimizi hangi yolda ilerleyeceğimizi, hangisinin daha doğru olduğunu ruhumuz biliyor ama insan zamanla ruhu ile bağlantısını koparır ve artık onu duyamaz hale gelir. Zihinle öyle bütünleşti ki, ona öyle güvenir hale geldi ki ruhun sesi, zihnin gürültüsü altında duyulmaz oldu… 

İnsan hayatı aslında bu resimdeki yol gibidir. Ruh o yolun nereye gittiğini bilir ve bir varış noktası vardır. Zihin ise derki “bu yoldan gitmek senin için hiç doğru gibi gözükmüyor baksana şu manzaraya, şu güzelliğe hadi oraya gidelim” ve bir seraba doğru sürükler insanı. Bir süre o güzelliğe götürüyor gibi olsa da onun bir tuzak olduğu sonradan anlaşılır… Zihin (nefs) böyle çalışmıyor mu? Sizin ruhunuzla aldığınız bir kararı yok saymak için her şeyi kullanıyor. Bu bazen en derin korkular oluyor, bazen en keyifli şeyler oluyor. Bazen sevilmek için yapıyor, bazen kendini kanıtlamak için…bazen bir yeni bir fikir bulmuş gibi oluyor, bazen eskiye özlem duyularak, bazen filmde duyulan bir söz, bazen birkaç gün sonra ödenecek faturaları karşına çıkararak… zihin tüm açıklıkları, tüm hassasiyetleri sırayla önüne çıkarıyor…  Oysaki yolunda ilerlese hem gideceği noktaya varabilecek hem de manzaranın tadını çıkarabilecekti… Ruh, zihinden daha bilgedir çünkü daha büyük çerçeveden görebiliyor…

Zihin belki zengin olmak için koşullandırıldı ve bunun için kişi hiç sevmediği bir işte bütün vaktini geçirmek zorunda kalıyor, ne zenginliğin (manzara) ne de kariyerinin (yol) keyfini sürebiliyor…

Karar verirken zihin ile öz arasındaki farkı anlamak en zor olan kısım… zihne öyle güvenir hale geldi ki insan, uçurumdan uçsa da, hayatı sıkıcı ve boğucu olsa da başka alternatifi yokmuş gibi devam ediyor… Human Design ile yeni tanışanlar ise nasıl karar vermeleri gerektiğini yani Strateji ve Otoritelerini öğrenseler de nasıl kullanacaklarını bilmiyorlar… kitaptan ya da internetten okuduğunuzda bunun neden kaynaklandığını genelde anlaşılmıyor. Bir kitap okunduğunda sadece bir raporla özellikleri anlatıldığında her şeyin öğrenildiği düşünülüyor… Peki, ama bu Strateji ve Otorite neden var? Ne işe yarar? Bunun asıl çalışması nasıldır? Sakral sesini duymak ya da duygusal dalgayı beklemek neden önemli? Bunun amacı nedir? Bütün bunları bilmeden Strateji ve Otoritenizi bilmenizin çokta bir anlamı yoktur çünkü işin özünden uzaksınızdır… bu yüzeysel bir şey değildir, kendi özünüze ulaşmak için işin özüne inmek gerekir…

Yedi yıl çok uzun diyerek şikayet edilir ama çalışmaya başlayınca anlıyor insan neden zaman aldığını… siz kendi stratejinizi beklerken, zihnin bekletmemek için sizi yoldan çıkarışlarını gördükçe üzerinizdeki bütün yükleri, ördüğünüz bütün duvarları anlıyorsunuz… Strateji ve Otoritenizle aldığınız kararı boşa çıkartmak için uğraşan zihnin bütün oyunlarını fark etmeye başlayınca işler değişmeye başlıyor…

Yeni başlayanlar kendi karar verme mekanizmasına henüz bağlantılarını sağlayamadıkları için zihnin kişiyi ikna etmesi o kadar kolay oluyor ki, o manzaranın büyüsüne hemen kapılıyor… Bir karar alındığında ilk önce bu kararın nereden geldiğinden endişe duyuyor insan… Stratejim ve Otoriteme uygun mu karar diye ciddi endişeleri olur. “Yanıtlamayı bekledim mi? Evet, sonra otoritem için dalgamı bekledim mi? Dalgamı tamamladım mı?” gibi bir sürü kişiden kişiye değişen endişeler ve şüpheler olur, acemiliktendir bunlar… Kontroller yapılır tamam denir ama yine emin olamaz, zihin çoktan devreye girmiştir. Zaten hep devrededir ama endişeden ve şüpheden beslenen zihin daha çok atağa geçer. Büyük olasılıkla normalde yapılacak şeyden daha farklı bir karar olduğundan, zihin neden hatalı karar olduğu ile ilgili bütün gerekçeleri teker teker ortaya çıkarır... Vazgeçirmek ve yoldan çıkartmak için her şeyi dener… Strateji ve Otorite ile pratik yapma aşamasındayken bazen hatalar yapılır da çünkü henüz gerçek iletişim kurulamamış sadece denenmiştir ama nasıl hatalı kullanıldığını öğrenmek için bu da gereklidir… sonra bir gün bir kararda “tamam şimdi anladım” farkındalığı yaşanır işte ondan sonra daha kolaydır çünkü karar verme anının nasıl olduğunu deneyimlediğiniz ve bağlantı kurduğunuz andır, artık neyi arayacağınızı bilirsiniz… ondan sonra zihin yine devrededir ama artık yaşadığınız bir deneyiminiz ve fark ettiğiniz şeyler vardır. Şüphelerin azalmaya başlaması ile zihinle her mücadele anında daha da koşullandırmalardan arındığınızı fark edersiniz. Daha çok kendinize güvenmeye başlarsınız... Zihin sizi sorgulamaya başladığında onu sessiz moda almak çok daha kolay olmaya başlar. Pratik yapmak gerekiyor… Stratejinin gerektirdiğini yapmaya kendini alıştırmak gerekiyor, Otorite için ise o ayrımı hissedebilmek için hassasiyeti kazanmak gerekiyor yani çalışmak gerekiyor… 

Bize çocukluğumuzdan beri “neden” sorulur ve her şeyin bir nedeni olması gerektiği öğretilir, "kötüyüm çünkü bu oldu"… Aslında sadece duygusal dalgan inişte olduğu için kötü hissediyorsun, belirli bir nedeni yok… Bazen alınan kararların da açıklanacak nedeni yoktur. Ben böyle karar verdim demek en doğrusudur çünkü Stratejin ve Otoriten sana yolun bu demiştir, nedenini söylememiştir… her aldığınız kararı sorgularsanız zihni devreye sokarsınız… Daha çok sorgulama, zihni daha da güçlendirir… kararım bu ve beni nereye götürecek göreceğiz diyebilmek gerekiyor.. stratejik zihinsel aktivitelerin devri artık kapandı, onun için insanlık çıldırma sınırlarında dolaşıyor… insanın zihni bir gözlemci olarak tutmayı öğrenip, ruhu ile ilerlemeyi tekrar öğrenmesinin zamanı gelmiştir…

Zihinle verilen karar ne kadar mantıklı ve anlamlı gibi gözükse de sonuçta bu zihinden gelir, o yolun devamını göremez ve çoktan yoldan çıktığından kişiyi gerçekte istediği noktaya götüremez… İstenilen şey gerçekleşmiş gibi gözükse bile hiçbir zaman tatmin etmez… şu anki insanlığın en büyük sorunu olan, daha fazlası için koşturmaya devam edilir ve tamamen acı içinde tatminsiz hayatlar yaşanır…

Strateji ve Otorite, tüm o manzaranın sahte cazibesine karşı koymak için bir yoldur.  Bizim kalıplaşmış tepkimiz o manzaraya atlamaktır ama bize henüz yol ayrımının gelmediğini ve yola devam etmek gerektiğini hatırlatan bir araçtır, arınma ve ruhunuzla iletişim yöntemidir…



28 Şubat 2017 Salı

DÜŞ PANOSU


Ne Kadar Değerliyim? adlı yazıma şöyle başlamıştım…

“Başucu kitaplarım Tanrılar Okulu ve Yuvaya Yolculukta kendi değerini bilmek ile ilgili bölümler vardır. Kabaca ifade etmek gerekirse, daha iyi şartlara layık olduğunu ve gerçekte kim olduğunu kabul etmekle ilgili bölümlerdir. Biraz da maddiyat üzerinden anlatılıyor ama değerin bir kısmı da bunu içeriyor zaten…

Bu kitaplar okunduktan sonra yapılan ortak hata alışveriş yapmak, bütçeyi zorlayarak daha lüks mekanlara gitmek, isteyip ama hiçbir zaman yapılmaya cesaret edilmeyen şeyleri yapmak için borç altına girmek, daha iyi tatil, daha iyi telefon vs.

Evet, bu iki kitapta da daha fazlasını hak ettiğimiz anlatılıyor ama dikkat edilmeyen nokta her iki kitapta da gidişat ve olaylar belirli bir sıra ile ilerliyor. Bu kısımlar nedense hep kitabın yarısından sonra geliyor. Hatta Yuvaya Yolculukta, Micheal Thomas yedi evde eğitimler alırken sonuncu ev “Kendi Değerini Bilme” evi olarak geçiyor. Her şeyin aşamaları vardır.”

O yazımda özdeğer ve kalp merkezinden bahsetmiştim şimdi ise farklı bir açıdan bakalım…

Düş panosu hazırlamak yılbaşı öncesi eğlence amaçlı yapılan bir aktiviteden öteye gitmiyor… Diğer çoğu şey gibi bu kavramında içi boşaltıldı ve sadece eğlence amaçlı yapılır hale geldi… Aslında çok daha işlevsel amacı vardır…

Düş panosu nasıl çalışır?

İlk önce neler istediğinizi düşünün ve onlarla ilgili temsili resimler araştırın. Elinizdeki eski dergiler bu resimleri bulmak için idealdir ya da internetten de bulabilirsiniz… mesela spor bir araba mı istiyorsunuz? kesin yapıştırın; fit bir görüntü mü? kesin yapıştırın, güzel bir aile mi kurmak istiyorsunuz? onu da kesin yapıştırın,  yeni bir ev onu da yapıştırın ama biraz da gülen yüzlerden koymayı unutmayın… düş illaki elle tutulabilen şeyler olmak zorunda değil...

Bütün bu seçtiğiniz resimleri bir kartonun üstüne ya da defterin sayfalarına yapıştırın… Daha sonra onu en çok dikkatinizi çekecek yere asın ya da koyun… Benim kendi düş panom yaklaşık olarak 1x0,5m ebatlarında ve yatağımın tam karşısında asılı… her sabah uyandığımda, gece yatmadan önce, uykum kaçtığında, kitap okurken, yatağın içinde sağa sola dönerken bir şekilde gözüm hep takılır ona… bazen özel seanslar yapar, karşılıklı kahve içerim, düşlerime zaman ayırırım…

Tabiki bu işin başlangıcı, kimse onları o kartona yapıştırdı diye düşlerine kavuşmayacak, bu resimler sadece birer aracı…

Asıl çalışma şekli ise biraz farklı. Biz bazı şeyleri çok istediğimizi zannederiz ama üzerine yoğunlaşınca bunun gerçekte ne kadar bizim isteğimiz olduğunu anlarız… Düş panosundaki istekler sabit değildir. İlk seçilen resimler zamanla değişir, yeni eklenenler olur, çıkarılanlar olur…  Amaç zaten budur, biz gerçekten onları istiyor muyuz?

Benim ilk panomda bir araba vardı… zamanla anladım ki ben daha önce yaptığım kazadan dolayı araba kullanmak istemiyorum; o zaman, araba benim için bir düş olamaz. Onu çıkardım… Karbon salınımı ile ciddi mücadele eden birisinin de düş panosunda lüks bir araba resmi, sadece kafa karışıklığına ve yanlış şeyi beklemeye yöneltir… 

Sahil kasabasında bir hayatın resmini koyarken ve hep şehirden kaçmak isterken, evde 3 gün sakin bir hayat geçirdiğinizde, kendinizi insanların arasına atıyorsanız, burada da ne istediğinizi bilmiyorsunuz ve kendinizi tanımıyorsunuz demektir… 

Bu aşama “gerçekte” ne istediğini anlama aşamasıdır… oradaki bir resmin sizin değil de, arkadaş grubunuzun ya da ailenizin hayali olduğunu, aslında sizi hiç cezbetmediğini anlayabilirsiniz…  Bunu kendin için mi istiyorsun yoksa gösteriş yapmak için mi? Daha büyük bir ev gücünü göstermek için mi daha rahat bir hayat yaşamak için mi? Zamanla resimler çıkartılır, eklenir ve asıl tablo oluşmaya başlar… Her resmin, ona baktığınızda kalbinizin daha hızlı atmasına neden olan bir hikayesi oluşur…

Artık ne istediğinize daha hakim olduğunuzda, o resimlere baktığınızda neler düşündüğünüze konsantre olma zamanı gelmiştir… “bu evi bu maaşla nasıl alacağım ki… bu resmi koyduk buraya ama olmayacağını da biliyorum aslında… bu kadar sevgi dolu insanları kim kaybetmişte ben bulacağım…” gibi bir sürü düşünce zihinde dolanır. Bir yandan “bunlar benim düşlerim, olmalarını istiyorum” derken, diğer yandan da "olmayacağını biliyorum" der. Sonuç olarak kararsızlık içinde hiçbir hareketlilik olmaz… zamanla en yüzeyselinden en derinine bütün bu olumsuz düşünceler karşınıza çıkmaya başlar… 

Bütün bu süreci fark ettikçe o düşü gerçekleştirmek için harekete geçmeye başladığınızı görürsünüz... daha yüksek maaş için işi değiştirmek, asıl yapmak istediğiniz iş için eğitim almaya başlamak, haftada 3 gün spora başlamak gibi... korkularla adım adım mücadele etmek gerektiğini görmeye başlarsınız...

Hayatın içinde önünüze o düşünüz için büyük bir engel çıkıyor, her şey "olmayacak" diye yüzünüze yüzünüze vuruyor… Her türlü eleştiri, engel ve olayla karşılaşıyorsunuz, bütün korkular gözle görünür hale geliyor… 

Bir kere düşünüzle bağlantıyı sağlayabildiyseniz, daha çok çalışmaya başlıyorsunuz... Gerçekte bunların sizin ne istediğinizi anlamanız, kendinize inanmanız için olduğunu ve insanların dediklerine karşı sizin inancınızın sınandığını anlıyorsunuz… 

Zamanla düşlerin bazıları değişir, bazıları daha da büyür, serpilir, öncelikler değişir, kendinize olan inancınız gelişir… Bir vizyonunuz oluşur ve başkalarının baktığı aralıktan daha farklı şeyler görmek istediğinizi anlarsınız; sınırları, genel kalıpları, geçmiş deneyimleri, hataları artık farklı görmeye başlarsınız…

Tanrılar Okuluna son kez göz gezdirirken dikkatimi çeken, beynimde yankılanan iki söz oldu… Bu sözler maddi konular içinmiş gibi gözükse de aslında her şey için geçerli… ben bir süredir istediğimden daha azına razı gelmediğimi, yetinmediğimi ve kabul etmediğimin farkındaydım ve  kitapta diyordu ki “sana gösterilen bu ilgi, dikkat ve sevgi düzeyinin altında sunulan bir şeyi asla satın alma..” ben bunu nasıl kaçırmışım dedim ama yaptığımı fark edince mutlu oldum… 

Diğeri ise “Kendini maddi sorunların içinde bulduğunda, kendine sahip çık, sırtını dikleştir, derin nefes al. Tüm dikkatini iç benliğine yönelt. İçinde tereddüt barındıran duyguların hepsine hükmet, ardından başarmayı en çok istediğin şeyi kesin kararlılık ve azimle tasdikle. Bu hem iş hayatına sonsuz kaynaklar sunacak hem de özel hayatına mükemmel düzen ve adalet getirecektir.” 

Bana istediğim şeyin olmasının imkansız ya da çok zor olduğu söylendiğinde, “hadi bakalım, göreceğiz” diyerek düş panoma bakarım. Bunun kendi inancımın tazelendiği anlar olduğunu anladım… Karşınızdaki koşullar size imkansız dese de sizin bu isteğinizin bir anlamı olmalıdır. Siz ucunu bırakırsanız tabiki olmaz… Düş panosu, neden onların gerçekleşmesini istediğinizi hatırlatmak içindir… Bazen hayata karşı “hadi bakalım, göreceğiz” diyebilecek kadar cüretkar olmak gerekir…

Düş panosu hazırlamak bir oyun değil, bir zaman geçirme değil, bir dilek dileme yöntemi değildir… düş panosu hazırlamak kendinizi tanıma, ne istediğinizi bulma, zihinsel engellerden arınma, korkularınızı görme, inancınızı koruma aracıdır… Resimler temsilidir… ama o resimlerin size anlattığı hikaye zamanla sizin içinizde, size uygun şekilde belirlenecektir…

Bu bir düş panosu yapın yazısı değildir. Size düşlerinizi gerçekleşmemesinin asıl nedeni gerçekten sizin düşünüz olmaması ya da sizin korkularınız ve vazgeçişleriniz olduğunu anlatma yazısıdır… herkesin bunlardan arınma yöntemi farklıdır ama her gün göz önünde olan bir pano daha aşılması gereken engeller olduğunu hatırlatırken, hadi aşalım demektedir… 

Siz kendinizden ve isteklerinizden vazgeçerken, ilgilenmezken başka bir güç neden ilgilensin…


Fotoğraf için Aydan Çınar'a teşekkürler...


21 Şubat 2017 Salı

DÖNÜŞEMİYORUM...


Bu sıralar dikkat çekici yoğunlukta “deniyorum ama olmuyor, dönüşemiyorum bir türlü” konulu mailler geliyor…
  
Yuvaya Yolculuk yazımı şöyle bitirmiştim: “Yıllardır uğraşıyor ve hala yuvaya biraz olsun yaklaştığınızı hissedemiyorsanız büyük olasılıkla yanlış harita ile ilerlemeye çalışıyorsunuz demektir. Sizin için sadece kendi haritanız doğru çalışır, onu bulun…” ve yine aynı yazımın içinde Human Design’ın bize hayat yolunda nasıl ilerleyeceğimizi sunan bir harita gibi olduğunu söylemiştim…

Dört tip vardır; bu dört tipin hayatta ilerleme yolu ve aracı birbirinden farklıdır… 

Başka şekilde bunu anlatırsak: 
Eğer sizin aracınız helikopter ise havada çok rahat ilerlersiniz, zorlanmadan, koşulları zorlamadan akıp gidersiniz ama otobanda ilerlemeye çalışırsanız öylece sıkışıp kalışınız, bir cm ilerleyemezsiniz…

Eğer aracınız bir kano ise hayat yolunuz bir nehirdir ve akıntı ile siz de akıp gidersiniz ama havada ya da otobanda olmaz, yapamazsınız…

Hayat aracınız bir motosiklet ise yolunuz otobandır…. Şovunuzu yaparsınız, uçmayı denerseniz, belki birkaç saniye havalanabilirsiniz ama kaçınılmaz sonuç yere çakılırsınız; sığ sularda belki kullanabilirsiniz ama bir süre sonra ya çamura saplanır ya da motora giren su ile çalışamaz hale gelirsiniz.

Hayat aracımız, bizim hayat yolumuz için uygun şekilde inşa edilmiştir. Biz zihinle kendimize yeni bir yol seçmeye çalışsak da, aracımızı ona göre modifiye etsek de illaki tıkanır, sıkışır ve bir süre sonra ilerleyemez hale geliriz…

Hayat zor mu? Sizin için hazırlanan kurallara uymadığınızda zor, başka şekillerde hareket etmeye çalıştığınızda zor, kuralları bilmeden hareket etmeye çalıştığınızda da zor…

Bir danışanım yıllarca astroloji, pin kodu, doğum sayısı vs gibi bir sürü kendini tanıma yöntemini araştırmış ve üzerilerinde çalışmış, eğitim süreçlerinden de geçmiş… Analiz sırasında bana “evet bu yeteneğim olduğunu bana hepsi söylüyordu ama bu yaşıma kadar bunu kullanamadım, ortaya çıkmadı. Şimdi anlıyorum, aslında nasıl kullanacağımı bilmiyormuşum." dedi...

Size, bir özelliğinizin olduğunun söylenmesi onu kullanabileceğiz anlamına gelmiyor… doğru kullanım şekilleri ya da o yeteneğin ortaya çıkması için bazı koşullar gerekli olabilir… Bunlar farklı ve kişiye özel durumlar olduğundan teker teker anlatılabilecek gibi değiller… 

Kendini tanımak demek kendinle ilgili her şeyi bilmek değildir. Nasıl hareket edeceğini bilmektir, yeteneklerine ve farklılıklarını doğru kullanmaya götürecek yolları ve o yoldan alıkoyan zihin oyunlarını bilmektir…

Birkaç yıl önce arkadaşım, kimliği yok etme üzerine, "ben hiçim, hiç kimseyim" kavramı ile ilgili bir konuşma göndermişti… Konuşmayı çok hatırlamıyorum ama  soru soran bir kadın dikkatimi çekmişti. Kadının kendini kaybettiği her halinden belliydi, ruhsal gelişim metotları arasında kaybolmuş… duruşu, ses tonu, söyledikleri… zaten bir hiç olmuş ve bu kadına yine bu öneriliyordu. Cidden çok kötü bir videoydu… belki benim gibi belirli bir kimliğe tutunmaması gereken kişi için “hiç olma kavramı” doğru olabilir, o da düzgün anlatılırsa ama ya kimliklerini kaybetmemesi gereken insanlığın %50'si ne yapacak… Hiçliğin peşinde koşarken hayatın içinde savrulacak ve oradan oraya toslayacaklar… 

Neyi geliştirmenin ya da törpülemenin iyi olacağını bilmeden hareket ederseniz; kendinizi, ortaya çıkarmanız gerekeni daha da yok ederken, törpülemeniz gerekeni daha da sivriltirken bulabilirsiniz. Zihin size bunu mutlaka yaptırır; onun görevi sizi yoldan çıkartmak…

Evet uğraşıyorsunuz, okuyorsunuz, dinliyorsunuz, elinizden geleni yapıyorsunuz ama olmuyor… Doğru şey üzerine çalıştığınıza emin misiniz? Kendiniz için doğru tercihleri yaptığınıza? Doğru kişileri seçtiğinize? Mesela seçim için kriteriniz ne? Bu kriteri belirleyen zihin mi? öz mü?

Human Design’da 7 yıl kavramını duyanlar bu süreyi çok uzun buluyor…Değil 7 yıl,  27 yılını dönüşüme harcayıp milim ilerleyemeyen hatta kaybolan insanlar var… Human Design size kendi yolunuzda kendi aracınızla nasıl ilerleyeceğinizi anlatıyor, Dönüşüm Başlasın’da ise bunu hayata nasıl geçireceğimiz üzerine çalışıyoruz… Teorik bilgiyi hayata geçirdiğimizde bir değeri, önemi vardır...

Neden Dönüşüm Başlasın ismini verdim? Çünkü ben bir manifestörüm ve manifestörlerin bu dünyadaki görevi “başlatmak”tır. İşi, projeyi, ilişkiyi, arkadaşlığı, sohbeti vs vs… başlatmak bizim görevimiz. Diğer yandan benim hayat amacıma bakarsak onda da insanların hayatlarını değiştirmeleri için provoke etmek ve başlangıç butonuna basmak vardır.  Buradan da başlatmak geliyor… Dönüşüm Başlasın ismini bulmak çok zor olmadı, hayattaki misyonum bu…

Ve tekrar etmek bazen iyidir “Yıllardır uğraşıyor ve hala yuvaya biraz olsun yaklaştığınızı hissedemiyorsanız büyük olasılıkla yanlış harita ile ilerlemeye çalışıyorsunuz demektir. Sizin için sadece kendi haritanız doğru çalışır, onu bulun…


Fotoğraf için Aydan Çınar'a teşekkürler...


3 Şubat 2017 Cuma

Korku Duvarlarını Yıkmak…



Bugünlerde Edgar Cayse’nin hayatını anlatan bir kitap okuyorum ve orada geçen bir bölümde Morton adında bir adam, ruhsal bilgilere ulaşmak için sürekli okuma almaktaydı ve Edgar onun için şöyle diyordu: 
"Ama bir şey kesindi. Felsefi gerçeklerle ilgili bilginin kendi başına bir anlam taşımadığını okumalar Morton’a defalarca söylemişti. Anlamlı olabilmesi için bunlar, yaşamın bir parçası olmalıydı. Morton bunu görmezden geliyordu. Yüzme öğrenmeden derin sulara dalmıştı.
Okumaların bildirdiğine göre, “insan hem biliyor hem bunu uygulamıyorsa günah işliyor demektir. Bu nedenle erişilen her bilgiyi doğru değerlendirmek gerekiyor. Bu bilginin bireye ne tür bir sorumluluk yüklediği üzerinde biraz kafa yormalısınız: Size gizli bir mesaj mı iletmek isteniyor? Yoksa ilginizin nedeni sadece merak mı?” "

1930 yılında günümüzdeki gibi her yerden ruhsal bilgilere ulaşabilmek kolay değildi. Bugünde birçok insan Morton gibi her şeye saldırıyor, burada söylenene ben de katılıyorum. Galiba kendi deneyimlerim bilgilerin yapılabileceğinin en iyi örneği olduğundan, bilimsel makale ya da ders kitabında bir bölüm yazar gibi yazamıyorum…  
                                                          
                                                                               ***

Benim dönüşüm sürecim başladıktan bir süre sonra, eski işimden ayrılma sürecim de başladı…

Aslında işe ilk başladığım zamanlarda kesinlikle bana uygun bir iş değildi; ne koşulları ne de içerik olarak... İlk haftalar çok ilginçti, tam anlamıyla nereye düştüm ben diye düşünüyordum. Ortamda baskın karakterler ciddi sindirme politikası yürütüyorlardı, benden değilsen düşmanımsın diyorlardı. İşte kalmamın tek nedeni “size yenilmeyeceğim” diye kendime verdiğim sözdü… Daha sonra bana yetkiler verilmeye başlandı ve buna karşılık sözler verilmeye başlandı. İş yükü sürekli artıyordu. Farklı bir iş olduğu için benim ilgimi çekmeye başladı ama bir süre sonra tekrara düştü… Tek tatmin konumda elimden alınmış oldu, sözler de tutulmuyordu, ilk günlerdeki ayakta kalacağım hırsı da kalmamıştı, zaten benim krallığım çoktan kurulmuştu… o dönemde bir de kendimi bulma dönemiyle birleşince kariyer konusunda her şey daha da karışmaya başlamıştı…

Asıl ortaya çıkışı yönetimden birisinin benim yaptığım işle ilgili üstlerimden bilgi alması ve fikir sormasıyla oldu… Yıllardır çalışıyordum ve beni tanıyan birisinin bunu sorması pek hayra alamet değildi… İlk başta panik oldum, nasıl yani işten çıkarılma durumu olabilir diye… İşsiz kalma korkusu birden üsteme çullandı, birkaç gün bununla mücadele ettim. Sonra bunun yoğunluğu azaldı ama artık “ben bu işi yapmak istiyor muyum?” sorusu gündeme oturmuştu. Artık işteki eksiklikler dikkatimi çekmeye başladı… Onlar beni değerlendirme durumundayken artık ben onların, bana sunduklarını değerlendirmeye başlamıştım… Mesai saatlerinin uzaması, hafta sonu, izin vs gibi konularda gayet özverili iken artık fazladan kalmak dokunmaya başlamıştı… ama diğer yandan ne yapmak istediğini bilememek oraya bağlıyordu… “ben ne yapmak istediğimi bilmiyorum, buradan ayrılırsam ne iş yapacağım, yine sevmeyeceğim bir işse burada mı kalsam, en azından bildiğim iş” gibi düşünceler dolanıyordu…

İş aramak benim için her zaman zordu… kendini anlatmaya çalışmak, CV hazırlamak, iş ilanlarını takip etmek… Her seferinde bir gazla başlanıyor ve hemen vazgeçiliyordu… Bu süreçte korkularımı anlamaya başlamıştım… kendimi ifade edememe korkusu, kendimi pazarlamak zorunda olmak, iş görüşmesinde çeşitli testlerle sınanmak, yeni ortama adaptasyon…

İşe gireli iki ay olmuşken büyük bir holding beni iş görüşmesine çağırdı. Görüşmeye gittim. Bana insan kaynakları şöyle bir soru sordu “işe gireli 2 ay olmuş neden iş değiştirmek istiyorsunuz?” Ben başvuru yapmamıştım ama programlama ile ilgili bilgilerimden dolayı onlar beni bulmuşlardı… “öncelikle ben size başvuru yapmadım siz beni aradınız ve neden iş değiştirme sorunuza gelirsek şuan yaptığım iş bana uygun değil” dedim ve açıkladım… Bu İK görevlisi öfke kontrolümü yapıyordu yoksa kendi dikkatsizliğimi beni çok bağlamıyordu… Bir Manifestöre bir soru soruyorsanız tepki genelde beklediğinizden farklı olabilir… bana dönüş yapmadılar ama ben oradan içim çok rahat çıkmıştım… Ama tabiki iş arayışına girecekseniz bu aşamaları yaşamak gerekiyor, iş başvuruları, İK ile gereksiz konuşmalar, kendinizi en kısa ve iyi şekilde pazarlayabilmeniz vs vs vs…

Bu korkularımla yüzleşirken bir yandan da kendimi tanımaya başlıyordum.. Human Design ile ilgili çalışmaya başlayınca bu iş görüşmesindeki o davranışım ve genel korkumun nedenlerini anlıyordum… Aslında ciddi görev adamı olduğumu düşünürken bir süre sonra emir almaktan hiç hoşlanmadığımı fark etmeye başladım… iş aramak bundan birazda zor geliyordu, benim kendi işimi yapmam gerekiyordu ya da işime karışılmadan çalışmama olanak sağlanmalıydı.

Eski müdürler hep uzaktan bana bakar ve sadece gözlerini dikerlerdi, o sıralarda gelen müdür benim işlerime karışmaya başlamıştı… sürekli kontrol edilmek, sürekli göz hapsinde olmak ve çalışma şeklinin sorgulanması… o sıralarda bütün bu korkuların benim kendi işimi yapma fikrini kabul edebilmem için yoğun şekilde yaşanıyordu.

Hayatımın en karışık olduğu zamanlar, en buhranlı ama otoritemle karar vermeyi ilk öğrenmeye başladığım zamanlardı. Duygusal dalga nedir, nasıl takip edilir, duygusal açıklık nasıl olurun ilk büyük konuda deneyimlememdi… galiba 3-4 ay kadar gittim geldim, ya iş bulamazsam korkusu ile kendine aşırı güven duyan haller arasında gidip geliyordum… çok iyi hatırlıyorum bir sabah uyandım her şey önümde açıkça duruyordu… ben tazminatımı alacağım ve öyle ayrılacağım dedim… 

İş yavaşlatmaya gittim. Artık bana verilip tutulmayan sözlerin acısını da çıkartmak gerekiyordu… ciddi iş yavaşlatma başladı, sonra bir uyarı geliyordu duygusal dalgam o sıralar inişteyse bir panik oluyordum, sonra tekrar yavaştan alma… Bu aslında hayır demeyi öğrenme süreciydi… bu bir süre devam etti ama bir manifestör olarak bilgi de veriyorum ilgili kişilere “ben ayrılmak istiyorum, tazminatımı versinler gidim” şeklinde…  

Süre uzuyordu, işler eskisi gibi değildi ama olan bir şeyde yoktu ve bu durum artık bir yöneticinin dikkatini çekti, daha doğrusu artık ben gözüne soktum. Bunun üzerine mobbing başladı… kendine çeki düzen ver uyarıları ile istemiyorsan istifa et arası bir durumdu… ama olmazdı ben kararımı vermiştim, o tazminat alınacaktı… ama korkularımdan çok sert hareketler de yapamıyordum… insan ne kadar karar verse de, korkuları hep orada duruyor… sıkıcı iş arama süreci, istediğini bilememe, ne iş yapacağını bulamama, parasız kalma, uzun süre iş bulamama, insanlara derdini anlatmak zorunda kalma, iş yerinden kötü ayrılma ihtimali… Yıllarını verdiğin yerle kanlı bıçaklı olmak çok hoş olmazdı ama son şans elimde kozlarımda yok değildi…

Bir gün beni müdür yanına çağırdı ve bana ek görev veriyorlardı ama bu beni aşağıya çekecek, bana gözdağı verilen bir işti… o günü, müdürün yüzündeki ifadeyi o kadar iyi hatırlıyorum ki... adam bana bunu söylerken çok utanıyordu… Karşında öfkeden ağlamıştım.  Bunu kesinlikle kabul etmiyorum dedim…  

Konuşmanın ilk beş dakikasında, o ilk öfkeden ağlama sürecinde, benim daha önce fark ettiğim, aştığım, aşamadığım, benim amacıma ilerlememde hızımı kesen, ilerlememe engel olan bütün korku duvarları yıkıldı… Çok ciddi bir deprem olmuştu ve o saatten sonra artık hiçbir şeyin önemi kalmamıştı… Ebru artık tam hedefe kitlenmişti… kimin ne dediğinin, ne düşündüğünün, ne yaptığının hiçbir önemi kalmamıştı…

Galiba iki ay kadar benim bu rahat ve kendinden emin halimin getirisi bir gün İK’dan bir arkadaşla karşılaştık ve ben şaka yollu “beni işten çıkarsalar ne güzel olur” dedim… ve 10 gün sonra işten anlaşmalı olarak ayrıldım… ne zorluk oldu ne de yöneticilerle tekrar muhatap olma gibi bir durumum oldu… işler tereyağından kıl çekmekten de kolay ilerledi…

Ne istediğimin açıklığına kavuştuktan sonra en negatif olan şeyler beni korkularımı aşmaya ve bunu gerçekleştirmeye götürüyordu… iş arkadaşlarım “tazminatı ölsen alamazsın ya da onlar ölseler gene de vermezler” diyorlardı ama alan çok insan varmış bunu sonradan öğrendik… sadece vermezler düşüncesi bir şekilde yayılmış ve empoze edilmiş çalışanlara… tıpkı hayatta her şeyde olduğu gibi, imkansız yapamazsın, imkansız kesinlikle olmaz, kimse yapamıyor sen nasıl yapacaksın dedikleri gibi…

Korkulacak bir şey olmadığını anladığında yapabiliyorsun… bu arada korku dediğin nedir ki bize anlatılanlardan elde ettiğimiz kalıplar… gerçekten doğru söylendiğini kim bilebilir, onların inandıkları şeyin bizim için de doğru olması gerektiğini kim söylüyor… başkalarının kalıpları neden bizim de kalıplarımız olmak zorunda… neden hep kabul eden biz olmak zorundayız… 

Benim için benim otoritem ve sezgilerim diğer herkesin söylediğinden daha doğru… her geçen gün buna inancım da güvenim de artıyor… başkaları kendi korkuları ile hareket ederken sizi de o gerçeklerle sınırlamalarına izin vermeyin… tanıyın kendinizi, korkularınızın kaynağını görün, anlayın ve öyle bir an gelecek ki hepsinin yıkılmak için inşa edilmiş duvarlar olduğunu göreceksiniz… artık bütün alan sizin olduğu için, duvarların arasında sıkışıp kalmadığınız için o özgürlük duygusuyla isteğinizin olup olmamasıyla ilgilenmeyeceksiniz bile… ama yine de söyleyeyim oluyor merak etmeyin J

O döneme şimdi baktığımda benim için bir zaferdi. Yaşarken ne zordu ama artık korku duvarlarını yerle bir ettiğimde benim zaferim olmuştu… bu zafer sadece işten istediğim gibi ayrılmak değil, önemli olan benzer konulardaki korkularımı da alt-üst etmesiydi. Benim ne istediğimi anlamamı sağladı, geçmişte yaptığım hataların korkularım kaynaklı olduğunu görmemi sağladı.

Bu sadece benim deneyimlerinden biriydi… başka konularda başka korku duvarlarının yıkılışını da yaşadım… yaşamda ilerledikçe daha yıkılması gereken başka duvarlarda olacak…  ama asıl önemli olan bazen yaratandan sabır istemek yerine güç istemek gerekir, o duvarların yıkılma anı gücün ortaya çıktığı andır… sabır ise o korkularla daha uzun süre yaşamaya neden olabilir.

Toplumsal en iyi bildiğimiz örnek ise:  Osmanlının son dönemlerinde köşesine sinen halk o korku duvarlarını yıktı ve Kurtuluş Savaşında kimsenin beklemediği zaferini kazandı… bazen baskının artması, korkuların artması ve şiddetlenmesi o duvarların yıkılacağının sinyalini verir… pes etmezseniz illaki yıkılır… 

Gelecek için umudunuzu asla kaybetmeyin…


Fotoğraf için Aydan Çınar'a teşekkürler


30 Ekim 2016 Pazar

7 OLdum…


Nefsin 7 mertebesi,

Bilincin 7 düzeyi,

Yuvaya Yolculukta 7 ev,

Human Design’da 7 yıl…

Yooo hayır, Susam Sokağındaki gibi 7 rakamını öğretmeye çalışmıyorum…

Diğerleri için bir şey diyemem ama Human Design’a göre artık 7 yılımı doldurdum…

2009 sonbaharında bir gün öğle saatlerinde işten izin alıp koşa koşa analizimi yaptırmaya gitmiştim ve 2016 sonbaharında arınma, öze dönme sürecim tamamlandı, 7 OLdum...

Ra’dan ilk Human Design eğitimi alan ustalardan biri yazısında “7 yıl tamamlandığında her şey değişecek diye beklemeyin. 7 yıl içinde zaten her şey yavaş yavaş değişiyor” diyordu… Aynen dediği gibi 7 yıl tamamlandığında sihirli değnek bütün hayatımı ya da dünyaya olan bakışımı değiştirmedi, bu yıllar içinde oldu…

Geriye dönüp 7 yıl önceki halimi hatırlamaya çalıştığımda en bariz hatırladığım her şeyin karanlık olduğu… Düşüncelerim, hayallerim, iletişimim, çalıştığım ortam… Her şey karanlık…

İlk yıllar kendimi tanımakla, ne istediğimi bulmakla geçti... Strateji ve Otoriteme alışmaya çalıştığım, hatalar yaptığım, inancımın sınandığı ve diğerlerinin bana eskisi gibi davranmalarıyla mücadele etmekle geçti… Bu duruma alışamayanları hayatımdan çıkartmayı seçtim… Bir insanın kendini sevmesinin en büyük göstergesi, kimseye kendini sevdirmek ya da kabul ettirmek zorunda olmadığını anlaması ve bunu gerçekten yapabilmesidir… O zaman gereksiz olan herkes yavaş yavaş çıkıyor hayatınızdan… Yeni insanlar sizi zaten asıl halinizle tanıyacakları için her şey daha kolay ilerliyor…

Son zamanlarda, yıllar önce okuduğum ruhsal gelişim kitaplarından beğendiklerimi tekrar okudum… Bilinç düzeyi değişince insanın eskiden hiç anlamadığı şeyleri şimdi normal bir şey gibi karşılamasını yaşadım… Okurken aynen şu durumdaydım “bu tamam, bu da tamam, bunu da çözdüm, bununla ilgili sıkıntım yoktu zaten, sevgili kitap bu benim için geçerli değil…” şeklinde oldu. Bir şekilde artık farklı bir bilinç düzeyinde olduğumu biliyorum… Hayata, insanlara, ilişkilere, olaylara, inanç sistemlerine her şeye farklı bakıyorum…

7 yılın dolduğu gün Ra’nın benimle ilgili olan bazı ses kayıtlarını tekrar dinledim… ilk dinlediğim zaman ağlayarak dinlemiştim “neden ben” diye içimden söylenmiştim, şimdi ise “Oldu bu iş, artık gerçek bir manifestör oldum, kendim OLdum” dedim

Bilgiyi almak, anlamak, uygulamak, tekrar anlamak, sindirmek ve Olmanın sırası vardır… İnsanlar bir kitap okuduklarında ya da bir eğitimi aldıklarında onu anladıklarını zannederler ama sadece o anki bilinç düzeylerine uygun kısımları anlamışlardır. Bazı kitaplar ya da öğretiler için çok katmanlıdır denir, ancak zamanla katmanların aşılacağı söylenir ya, bunu çok güzel bir şekilde deneyimledim. Danışanlarımda da görüyorum, bazı şeyler ilk gün farklı algılanırken zamanla üzerine çalıştıkça gerçekte ne olduğunu anlıyorlar. Uygulamaya devam ettikçe sindiriyorsunuz ve en sonunda o oluyorsunuz…

7 yıl uzun mu? Katmanları teker teker geçmek, sindirmek ve olmak için ideal zaman…

7 yılın tek bir anını bile boş bırakmadan yaşadım… inancımın zayıfladığı, zihnimin beni yerden yere vurduğu zamanlar oldu ama pes etmedim, kendime hadi devam dedim… insanlara anlatırken suratlarındaki o garip gülümsemeyi gördüm, umursamadım… insanların düşüncelerine önem vermemeyi öğrendim…

Hayatımda “olmak” istediğim kişinin kendim olduğunu çok açık bir şekilde gördüm:

Manifestörüm; insanlar beni anlamıyorlar, hatta kapalı auramdan zaman zaman hoşlanmıyorlar ama ben bunu seviyorum.

3/5 profilim var; dene-yanıl süreçlerimde yaşadıklarımı başkası büyük olasılıkla kaldıramaz ama ben bu durumu da seviyorum, sağlam bir yapı veriyor, her düştüğünde kalkacak gücü de… daha ne olsun J

Herkesin yok etmeye çalıştığı egonun ben de doğalı var… Herkes egonun kötü olduğunu ve bırakmanın doğru olduğunu söyler ama benim gibi güçlü egosu olan bir insan, çocukluk yıllarında onu bırakmayı seçti ve neler olduğunu büyük hayat dersleri ile gördü… Doğal ego şişirilmeden korunması gereken bir şeydir, bırakmak reddetmek kendini reddetmektir, gücünü bırakmaktır… ve evet artık hem egoma hem de onun asıl kaynağı İRADEME tekrardan sahibim…

İnsanların sözlerine, gerekçelerine, bahanelerine güvenmeyi bıraktım. Artık sezgilerimin çok daha güvenilir olduğunu anladım… Kendine inanmak biraz da bu değil mi? İllüzyon dünyasına değil de içindeki gerçeğe güvenmek… bu süreç bana bunun ne kadar doğru çalıştığını gösterdi. Sizin iyiliğinizi düşündüğünü söyleyen, bunu bir şekilde göstermeye çalışanların kendi özel gündemleri olduğunu fark ettim… dış otorite ya da koşullandırmalara karşı artık savunmasız değilim…

İnsanların beni kabul etmek ya da beni sevmeleri için onların istediği şeyleri yapmamı beklemeleri ve benim de yapmam gibi tipik açık G Center’a oynayan zihin oyunlarını aştım… Sevgiyle ilgili ya da kabul edilmekle ilgili bir sorunum da kalmadı… Ayrıca artık “sizin sevmeniz neden önemli? Neden kendinizi bu kadar önemsiyorsunuz ki?” diyebilme lüksüne sahibim J

Duygusal dalgalarım yine iniş yaşayacak, melankoli zamanlarım yine olacak… Bunları yadsımak gibi bir durumum olamaz. Artık onların neden olduğunu biliyorum ve neden yaşamam gerektiğini de... onlar bana hayatta ne istediğimi ya da neyi değiştirmem gerektiğini gösteren yol işaretleri… Hayatımın sonuna kadar benimle birlikteler, bana engel olarak değil yol gösterici olarak… Çok şükür artık işaretleri okumayı biliyorum…

Geçenlerde bir danışanıma haritasını anlattığımda “çok zor bir haritam var” dedi. Zor olan harita da yok, iyi ya da kötü de yok… Herkes bu dünyada yapması gereken şeyi gerçekleştirmek için gerekli donanımla doğmuş durumda; doğru kullanmak ya da kullanmamak kişinin tercihi, özgür irade durumu…

Süreç zor mu? Aslında hiç zor değil ve çok da keyifli.. Geçmişte yaşadığınız her şeyi sıfırlıyorsunuz çünkü anlamlandırabiliyorsunuz ve yük olarak taşımanıza gerek kalmıyor… İnsanları tanıyorsunuz, onları olduğu gibi kabul ediyorsunuz ve size uygun olmayanları hayatınızda tutmak için anlamsız bir mücadele içine girmiyorsunuz… Yaraları kanatıp kanatıp durmuyorsunuz… Sevgiye, kabul edilmeye, onaylanmaya, dikkat çekmeye olan ihtiyacınız kalmıyor… Onların peşinde koşturmak ve karanlık içinde yaşamak yerine yeni amaçlar, istekler ve deneyimler için heyecan duyarak geçiyor… Keyifli, neşeli ve korkusuzca…

Bu sürecin tamamlanmasına yaklaşırken ilk başta şüpheye düştüm “acaba yuvaya dönebilecek miyim? Ya çok hatalar yaptıysam ve farkında olmadan süreci ihmal ettiysem” diye ama bu şüphe de sadece bir zihin oyunu. Bunun gerçekleştiğini de yuvada olduğumu da kimse söyleyemez. Bunu yapabilecek tek kişi var o da BENİM… Zihin devreye girip beni bu gerçekten uzaklaştırmaya çalışsa da onun oyunlarına karşı her daim tetikteyim… Çirkin Yeşil Canavar sürekli yakınımda olacaksın, pusuda bekleyeceksin ama ben de her zaman senin farkına varacağım…

Benim için deneyim bitmedi, öğreneceğim, yaşayacağım daha çok şey var… Yeni deneyimler, yeni öğrenilecek dersler… tek fark artık bütün bu deneyimleri kendim olarak edineceğim. Eskisi gibi çukurun içinde patinaj yaparak tekrar tekrar aynı çukurun içinde dönüp durmayacağım… Ben artık Ben Oldum…

Beni eskiden tanıyanlar, yıllardır görmediklerim artık yeni birisi ile tanışıyorsunuz…

Merhaba ben 3/5 Duygusal Manifestör Ebru ARSLAN…


24 Ağustos 2016 Çarşamba

Geçmişe Takılıp Düşmek


Dün sabah yürüyüş yaparken bir reklam çekimi ile karşılaştım. Henüz set kuruluyordu ve mağazanın dışında bazı düzenlemeler yapıyorlardı. Yanlarından geçip yolumda ilerlerken setteki bir şey dikkatimi çekti ve başımı çevirip bakarken birden kendimi havada uçarken buldum…  Bir yandan geriye bakıp diğer yandan yürümeye çalışırken ayağıma takılan taş yüzünden biraz havalandım ve yere iniş yaptım. Eve döndüğümde uçabiliyormuşum diye kendimle dalga geçsem de gerçekten çok güzel ve acı verici bir deneyimdi…

Son günlerde hayatımla ilgili değişen isteklerim, alınan kararlarım olmasına rağmen bir şeyler beni eski günlerin içine doğru çekmeye başlamıştı… Bununla mücadele halinde geçen durağan ama sarsıcı günlerin ardından ilahi bir güç bana geleceğe doğru hareket ederken geçmişine dönüp bakarsan ne ileri gidebilirsin ne de geriye dönebilirsin, düşersin uyarısını yapıyordu…

Ayağa kalkıp ilk şoku atlattıktan sonra "teşekkürler dersimi anladım" diyerek geleceğime ilerledim…

Geçmişte yaşanan şeyleri kabul etmek herkes için zordur. Yapılan hataların sorumluluğunu almak, yapılanları affetmek de zordur… "Kabul etmezsen, affetmezsen aşamazsın" denildiğinde genelde “ASLAAA” şeklinde yanıt verilir. Öfkeyle asla denir ama sürekli geçmişe gidildiğinde geleceğin yok edildiği de fark edilmez…

Sorumluluğu almanın ve olanları kabul etmenin en önemli nedeni ders almayı kabul etmektir. Başkasını suçlarken sizin orada almanız gereken dersi kaçırmışsınız demektir, halbuki sizin payınıza düşen de bir ders vardır… Diğer kişiyi ya da kendinizi affetmemekteki ısrar, aslında geçmişte yaşananlara tutunmak demektir. Geleceğe gidememektir. Geçmişte de kalamayacağınız için arada kalmanıza neden olur. Benim yolda düştüğüm an gibi sadece acının, hayal kırıklığının yaşandığı ve ne ileri ne de geri hareket edilemeden  kalmak demektir…

Yeni bir ilişkiye tekrar mutsuz olmayı göze alamadığınızdan başlayamadığınızı; yeni bir işe, eski işinizde yaşadığınız başarısızlığın tekrarlanmaması için başlayamadığınızı; iletişim problemleri yaşadığınızı düşündüğünüz için yeni insanlardan uzak durmayı tercih ettiğinizi görebiliyor musunuz? Bu geçmişten ders almak değildir. Bütün bu yaşanan sorunların tekrar etmemesi için, tekrar acı çekmemek bahanesi ile geleceğinizden, yeni deneyimlerden kaçmaktır… Geçmişe bu derece tutunmanın en büyük nedeni budur: geleceğin sorumluluğundan geçmişin sorumluluğundan yaptığınız gibi kaçmak içindir.

Affetmek kimsenin gidip boynuna sarılmak demek değildir, hiçbir şey yaşanmamış gibi aynen yola devam etmek değildir… Affetmek, “bütün bu olanlarda benim de payım var ve ben izin vermeseydim bütün bunlar olmayacaktı” demektir… 

Affetmek illa hayata o kişilerle devam etmek değildir, onların affedildiklerini bilmelerine de gerek yoktur.  Affetmek sizin o düşme noktasından kalkıp artık ilerleyebilmenize izin veren şeydir…  

Kendinizi affetmek ise hatamı, dersimi anladım demektir...

Eskiden yaşanan bir olayda verdiğiniz tepki ya da attığınız adım sizi zor durumda bıraktı ise geçmişten alınan ders benzer bir hatanın tekrarlanmasına engel olur… Bu yoğurdu üfleyerek yemek gibi değildir, öncekinin tam tersini yapmak da değildir, neyin doğru olduğunu yaşanırken görebilmektir…

Hala geçmişteki düşmanlarınızla savaşırken, gelecektekilerle mücadele edemezsiniz… Yolda geriye dönüp bakarken düştüğünüzdeki gibi geleceğe ilerlerken, geçmişe baktığınızda artık önünüzü göremezsiniz, nereye gittiğinizi bilemezsiniz ve en ufak bir taş parçası sizi yıkmaya yetebilir. Hala geriye bakıyorsanız ayağa kalkacak gücü bulamaz, geçmişte yaşadıklarınızın acısıyla yerde kıvranır durursunuz… Sadece siz kalkmak istediğinizde acılardan sıyrılıp kalkmaya cesaret edebilirsiniz…

Düştüğünüzde ya da bir sorun ile karşılaştığınızda bundan ders almayı öğrenin ve daha büyük derslere gerek kalmadan fark edebildiğiniz için şükretmeyi bilin… Yakınmak, yakarmak, öfkelenmek, suçlamak hiçbir zaman işe yaramaz aksine benzer olayların tekrar etmesine neden olur…


10 Ağustos 2016 Çarşamba

Coşku Başka Ne Ola ki…

Beş yıl önce bir eylül akşamı arkadaşımla sohbet ediyorduk…  Konu hayattı, insandı ve evrensel düzendi…

Konuşma bir ara yaşamdaki coşkuya geldi… “Ebru yaşam coşkusu için ne düşünüyorsun?” diye sormuştu… “Bence yaşama coşkusu hayata açık olmak ve sana getireceklerine önceden şükretmek demek, her ne getirirse getirsin… Sorunların abartılmadığı ve sorunları çözmenin tek amaç olmadığı yaşamdan keyif almak demek” dedim… Arkadaşım “ama sorunlar olmazsa ya da onları önemsemezsen hayat çok sıkıcı olmaz mı? Ne ile oyalanacağız sorunlarımız olmazsa ” dedi… kilit kelime galiba OYALANMAK

O dönemde işimden ayrılalı altı ay kadar olmuştu aslında tam olarak ne yapacağıma karar vermediğim bir süreçteydim… işten ayrıldıktan sonra kendime zihnen, fiziken ve ruhen dinlenmek için zaman tanımıştım, o süreninde sonuna gelmiştim ve ne yapmak istediğime karar verme zamanım gelmişti. Zaman zaman kendime baskı yapsam da çok da önemsemiyordum… Düzenli sabah yürüyüşleri yapıyordum, hava o kadar güzeldi ki günde 3-4 saat ekstra yürüyüş yaptığım zamanlar oluyordu…

Yürürken bir insanın ayakları yere basmadan nasıl yürür onu deneyimlediğim, coşkuyu daha yoğun hissetmeye başladığım, hayatımın en keyifli zamanlarıydı. Yaptığım şeylerden keyif almayı öğreniyordum, kendimi izliyordum ve her fark ettiğim şeyde biraz daha mutlu oluyordum. Kendimi tanıyordum. Human Design haritamı biliyordum araştırıyordum ama teker teker hepsinin keşfini yaşıyordum, neleri doğru neleri yanlış kullandığımı daha iyi görüyordum...

Önceleri kendime kızardım “bunu da yapamadın, bak yine aynı hatayı tekrar ettin, yine yine yine”… O süreçte anladım ki suçlayarak ya da kendime kızarak hiçbir şey ilerlemiyor, hiçbir şeyi sindiremiyorum, içselleştiremiyorum… Kendimdeki, o zamanlar kötü olarak nitelendirdiğim özellikleri gülümseyerek ve bunu yakınlarımla "bende bu da varmış" diye anlatarak kutlamaya başladım… Bu bir kutlamaydı çünkü hayatımdaki bir düğüm daha çözülmüş oluyordu ve bu benim yaşama daha sıkı sarılmama neden oluyordu…

Bir insanın hayatta yapacağı en büyük hata olanlar yüzünden birisini suçlamak, affetmemek, yargılamaktır, bu kişi kendisi de olsa… Kendinizi ya da başkasını suçladığınızda yaşananlar zihinde sürekli tekrar eder, sürekli… Keyif almadığınız bir şeyi zihninizde defalarca canlandırırsınız, defalarca acılarını tazeler durursunuz ve eğer düşünce yaratılıyorsa tekrar tekrar düşüne düşüne benzer olayları yaratmayı da başarırsınız…

“Evet bu oldu, evet bu hatayı ben yaptım” diyebilmek hayata keyfi, coşkuyu getiren şey; aynı zamanda tekrarlamamanın, ders almanın da başka yolu yok… 

Bütün olanları kabul etmek ondan ders almamızın ve tekrar etmememizin anahtarıdır…

“Evet ben yaptım ve bundan keyif almadım, tekrarlamama hakkımı kullanmak istiyorum” demek hayatın getireceklerine karşı heyecanlı ve istekli olmamızı sağlar. Tekrar eden kısır döngülerin yerine sürprizlere açık olur, farklı şeylerin keyfine varmaya başlayabiliriz...  Ne olursa olsun keyif almalı insan, en kötü şeyden bile ders çıkartmanın keyfine varmayı bilmeli. Coşku başka ne ola ki…

Arkadaşıma şöyle demiştim “sorunlar olmadığında, sorunlara sarılmadığında yaşam coşkusu ortaya çıkıyor ve emin ol sıkıntılarla uğraşmaktan çok daha keyifli… boş kalmıyorsun, OYALANMANA gerek kalmıyor… aldığın nefesten, çiçekleri seyretmekten, sevdiğin insanlarla bir arada olmaktan, yaptığın işten ve yediğin yemekten keyif almak varken kim ister sıkıntılarla örülmüş karanlık bir hayatı…”

Bizler gerçekten çok bilinçsiz çok yüzeysel yetiştirildik; hayat aslında aydınlık sadece ışığa kendini açman gerekiyor… İnsanlar başkalarına ya da kendilerine kızdıklarında, yargıladıklarında ya da suçladıklarında her şey karanlık ve korkutucu olduğundan yüzleşmelerden de korkuyorlar ve kendini tanımaktan kaçıyorlar… Aslında olaya farklı açıdan bakılabilse her şey o kadar kolay aşılabilecek, hayat o kadar keyifli olacak ki…

Sadece farklı açıdan bakabilmek yaşama coşkuyu getirmenin kapısını açacak...

Not: Yukarıdaki fotoğrafı o günlerde Moda sahilinde ablam çekmişti… Işığa kendini açan da benim…